Can sıkıntısına portatif edebiyat

Gülenay BÖREKÇİ – Egoist Okur
@gulenayb

İspanyol Enrique Vila- Matas’ın edebiyat tarihiyle edebiyat dedikodusunu harmanladığı oyuncaklı romanlarından biri daha çıktı: Portatif Edebiyatın Kısaltılmış Tarihi‘nde, modernist dönemin ilk yarısında yaşamış önemli yazarların yeniliğe ve edebiyata saplantılı aşkları, karanlığa sempatileri, arsızlık sanatında yetkinlik düzeyine ulaşmalarını sağlayan doğal kabiliyetleri ve elbette her birinin özenle muhafaza ederken bir yandanda dehşetle uzak durmaya çalıştığı doppelgänger’ları, yani tekinsiz ikizleri var. Ve bir kısmı katıksız gerçek olan bir sürü uydurma bilgi, daha doğrusu kurmaca. Kitabı anlatmayı sürdürmeden önce size biraz Vila-Matas’ın nasıl yazar olduğunu anlatayım diyorum.

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Can Yayınları (@canyayinlari)’in paylaştığı bir gönderi ()

Vila-Matas yola gazeteci olarak çıkmış, hem de dünyaca ünlü şahsiyetlerin röportajlarını çevirerek. İlki bir Marlon Brando röportajıymış. Genç Vila Matas, editörüne İngilizce bilmediğini söylemeye utanmış. Ayrıca o yıllarda Google’ın ‘çeviri makinesi’ de yokmuş, o yüzden hem soruları hem de cevapları oturup yazmış. Uydurmuş anlayacağınız. Bir süre böyle idare ettikten sonra, daha da beter bir durumla karşılaşmış. Bir gösteri için Barcelona’ya gelen Rudolph Nureyev’le röportaj yapması bekleniyormuş. O güne dek yarım yamalak da olsa İngilizce konuşmayı öğrenmiş aslında, ama iş soru sormaya, çatır çatır cevapları almaya gelince gene dili tutulmuş. Böylece eski usulle, yani gene uydurarak tamamlamış röportajı. Hem bu kez ünlü baletle bizzat gidip konuştuğunu söylemeye de cüret etmiş. Böyle böyle piyasada ‘genç röportajcı’ olarak hatırı sayılır bir isim yapmışken, bu kez Anthony Burgess’la konuşması gerekmiş. “Soru hazırlamaya vakit yok” demiş kendi kendine ve o gece sabaha kadar uyumayıp Burgess’la Vanguardia gazetesi için ‘hayalî’ bir röportaj yapmış.

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Can Yayınları (@canyayinlari)’in paylaştığı bir gönderi ()

Sonunda, sıra Patricia Highsmith’e gelmiş. “Nasılsa röportajlarında pek de öyle kayda değer şeyler söylemiyor” demiş ve bu ‘yeni’ röportajı da kendisi yazmış. “Yetenekli Bay Ripley gibiydim” diye anlatıyor. “Katiller bir kez cinayet işledikten sonra artık duramaz ve öldürmeye devam ederler ya, aynı onlara benzemiştim. Tek farkım, kötü bir şey yaptığımı düşünmememdi. Bir Katalan yazarın, ‘Marlon Brando kafayı yedi besbelli, son röportajında tam bir geri zekalı gibi konuşmuş’ dediğine şahit olduğumda resmen yıkıldım. Eleştirilen kişi Brando değildi, bendim. Yerden yere vurulan benim metnimdi.” O zaman uyanmış Vila-Matas ve aslında kurmaca yazmak istediğini, içindeki roman ve öykü yazma arzusunu röportajlar uydurarak tatmin ettiğini anlamış. Ve bütün bu işlerden uzaklaşıp kurmacaya vermiş kendini. Biz buna cesaret diyoruz! Fakat ne yazması gerektiğini anlaması epey zaman almış. Sonunda bir gün Peter Handke’nin Kısa Mektup, Uzun Veda romanını okumaya başlamış. “Kitabın kahramanı sinemanın o dönemdeki en güçlü yönetmeni John Ford’u ziyaret ediyor, Ford da ona hem geçmişini anlatıyor hem de çökmekte olan evliliğine dair nasihatler veriyordu” diyor. “İşte ben, o kitabı okurken anladım ne yazmam gerektiğini. Gerçek kişileri, mesela Hemingway ya da Kafka’yı yazdıklarımın içine yerleştirebilir, hikâyelerimi onlar üzerine kurabilirdim pekâlâ. Dahası onlara hiç yapmadıkları şeyleri yaptırabilir, hiç söylemedikleri sözleri söyletebilirdim.” İşte Portatif Edebiyatın Kısaltılmış Tarihi de dahil olmak üzere, neredeyse tüm eserleri bu şekilde çıkmış ortaya. Kitabın odağında kendilerine ‘Shandies’ adını veren bir topluluk var. Tahmin edebileceğiniz gibi, adlarını 18’inci yüzyıl İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Laurence Sterne’ün muhteşem romanı Tristram Shandy’den alıyorlar. Mottoları da bu kitaptan: “Ciddiyet, zihnin kusurlarını örtmek için bedenin başvurduğu esrarengiz bir tutumdur.”

Shandies denen gizli örgütün dadacılar gibi şakacı, fütüristler gibi aşırılığa meyilli, sürrealistler gibi düzenbaz olan üyelerinin ortak özellikleri her birinin birer “portatif edebiyat meraklısı” olması. (Bunun ne olduğunu öğrenmek için kitabın Marcel Duchamp bölümüne bakmalısınız.) Örgüt üyeleri arasında kimler yok ki… Duchamp, Tristan Tzara, Aleister Crowley, Scott Fitzgerald, Walter Benjamin, Federico García Lorca, Man Ray, Berta Bocado, Paula Negri, Maurice Blanchot, güzeller güzeli Georgia O’Keeffe… Anlatılanlar elbette kurmaca ama ayrıntılar çok gerçek. Tavsiye
ederim. Edebiyatın büyük ideallerin yanı sıra, biraz da can sıkıntısını şifalandırmak için icat edildiğini unutmazsanız, çok eğlenebilirsiniz.



BU BİR BAVUL DEĞİLDİR!

Kapakta gördüğünüz fotoğraf; kitabın odağındaki nesne işte bu. Marcel Duchamp’ın Boîte-en- Valise, yani “bavuldaki kutu” adını verdiği bu nesne, sanatçının eserlerinden 69 röprodüksiyonu barındıran bir minyatür sanat galerisi. Duchamp 1935-1940 arasında bunlardan 20 adet yapmış, her birine de bir adet orijinal eserini eklemiş. Şimdi bazı müzelerde, dünyaca ünlü koleksiyonlarda yer alıyor.