Sizi biraz rahatsız edebilir miyim?

Ercan MERAL – Ve olaylar gelişir…
@ercanmeral

Neler bizi rahatsız eder? İzlediğimiz filmlerde bizi rahatsız eden şeyler nelerdir? Herkes benzer şeylerden mi rahatsız olur yoksa toplumdan topluma, ülkeden ülkeye bu sebepler değişir mi? Tüm bunları yanıtlamak için gelin sinema dünyasına rahatsız edici filmler
özelinde biraz dalalım…
Bu kategoriye giren filmlerde en belirgin özellikler; kan, şiddet, cinsellik, korku öğeleri, toplumsal olarak kırmızı çizgilerimize dokunulması, gergin ortamlar ve tabularımızın kullanılmasıdır. Hatta bunların birkaçının ya da hemen hepsinin olduğu beyin yakan filmler de oldukça fazla. Size dünyanın dört bir yanından birçok rahatsız edici film sayabilirim. Ve birçok da yönetmen… Ama Michael Haneke, Lars Von Trier, Gaspar Noe, Takashi Miike gibi yönetmenler adeta izleyiciyi rahatsız etmek ve germek için programlanmış isimlerdir. Şimdi bakalım neler var elimizde..

İLK ŞOK
İşin temeline baktığımız zaman Tod Browning’in 1932 yılında çektiği Freaks filmini görürüz. Fiziksel deformasyonları olan insanların bir sirk kurgusu içinde kullanıldığı film gösterime girdikten çok kısa zaman sonra tepkilerden dolayı geri çekildi. O zamana kadar böyle bir şey görmemiş izleyiciyi şoka sokmuştu yönetmen. O zamana kadar en marjinal karakter olarak bilimsel deney ürünü Frankenstein’ı gören izleyici fiziksel anomalileri olan insanları bir korku düzleminde görünce ürkmüştü haliyle. Bu yapımın üzerinden 40 sene kadar bizi o
kadar da rahatsız eden filmler yapılmadı. O aralıkta 2. Dünya Savaşı, ırkçılık, Vietnam Savaşı, uyuşturcunun yükselişi gibi konular zaten tüm dünyayı yeterince rahatsız ediyordu. 1971 yılında bu perhize, sinemanın delilik ile dahilik arasında gidip gelen yönetmeni Stanley Kubrick, Otomatik Portakal ile son son verdi. Film, beyaz kıyafetleri ile gülerek insan öldüren, işkence yapan Alex ve arkadaşlarıyla, garip gerici atmosferi ve diyaloglarıyla aklımıza kazındı. Gerçeklikle hayal dünyası arasında gidip geldik. Kabul etmek lazım Otomatik Portakal senaryo, oyunculuk ve filmotografisi ile gerçek bir başyapıttı.

 

via GIPHY

Bir sene sonra bu sefer Çığlık serisinden hatırlayacağımız Wes Craven ilk filmi olan Soldaki Son Ev’i çekti. Bu aslında milat gibi bir film oldu. Zira kan, şiddet, tecavüz ve cinselliğin orantısız kullanımı gibi birçok rahatsız edici unsuru bir arada bulunduruyordu. Craven daha önce eşine rastlanmamış bu sapkın filmin fragmanlarında “It’s only a movie” (Bu sadece bir film) diye uyarı vererek belki de gelecek tepkileri engellemek istedi. Artık yeni bir akım vardı, senaristler ve yönetmenler artık kendi iç dünyalarını daha rahat ve açık bir şekilde beyazperdeye yansıtmaya başlamışlardı. Peki nasıl dünyalar bunlar ve bizi nasıl rahatsız ettiler bu kadar?

KAPA GÖZLERİNİ KAPA
Erotizm ile porno arasındaki ayrım, sinemada cinselliğin kullanımı için de geçerli. Aşk ve tutku dolu bir sevişme sahnesinde kimse gözlerini kapatmaz. Ama Gaspar Noe’nin 2002 yılında çektiği Dönüş Yok filminde olduğu gibi gerçekçiliği çok yüksek bir tecavüz sahnesi izliyorsanız ya da 1987-91 yılları arasında çekilen Nekromantik filmlerinde ölülerle sevişildiğini izliyorsanız bunun estetik bir görüntü olduğunu söyleyemezsiniz. Yine Gaspar
Noe, 2015 yılında çektiği Aşk adlı filminde beyazperdede, erotizmden pornoya bir geçiş yapmıştır. Cinselliğin aşırı kullanımı konuşulur da laf Lars VonTrier’e gelmez mi? 2013 yılında gösterime giren (ve girdiği gibi çıkan) Nymphomaniac 1 ve 2 filmlerinde seks bağımlısı olan bir kadının çocukluktan yetişkiliğe hikâyesini gerçekliğe çok
yakın olarak izledik.

KIRMIZI KIPRIZMIZI
Kuşkusuz bizi en rahatsız eden sahneler şiddet ve kanlı sahnelerdir.Ama bunun gerçekçiliği ve nasıl bir kurgu içinde verildiğiyle doğru orantılı. Kimi zaman fışkıran kanlar, kopan uzuvlar, öldürülen insanlar ekran başında bize sadece kuru bir “Iıyyy” dedirtir. Hatta bazı zombi filmleri ve komedi-korku yapımları bu şiddet sahnelerini bize yarı komedi olarak yansıtır. Ama öyle filmler vardır ki oradaki kanı ve vahşeti iliklerinize kadar hissedersiniz.
Filmlerdeki detaylar ve sahne uzunlukları çoğu zaman bu etkiyi artırır. Japon yönetmen Takashi Miike bu konuda üne sahip. 1999 yılında çektiği Ölüm Provası, 2001 yılında çektiği Visitor Q ve Ichi the Killer filmlerinde dozajı o kadar yüksek tutar ki filmin gerçek olup olmadığını sorgularsınız. Kan ve şiddet söz konusu olunca Uzak Doğu sinemasının eline kimse su dökemez. 1985 ve 86 yıllarında çekilen Giunea Pig serisi, 1988 yılındaki Man Behind The Sun ve 2009 yılındaki Gurotesuku filmleri şiddet ve işkenceyi sapkınlık düzeyinde işleyerek bilinçaltımızda hatırı sayılır yaralar açmıştır. Ama asıl şiddetli darbeyi aldığımız birkaç film vardır. 1980 yapımı Cannibal Holocaust, dünya sinema tarihinin en vahşi filmlerinden biridir. Yerel bir kabileyi rahatsız eden araştırmacıların yamyam işkencesine maruz kaldığı filmin bazı sahnelerinde insanların ve hayvanların gerçekten öldürüldüğüne dair söylentiler bugün bile devam ediyor. 2005 ve 2007 yılı Eli Roth yapımları Hostel 1 ve 2 ise, bizi görsel olarak rahatsız etmenin yanında turistlerin zenginlere para karşılığı işkence için satılması ana fikriyle de canımızı sıkıyor.


UYKULAR KAÇSIN
İşlenen konunun rahatsız edici olduğu filmler ise beni en ürkütenidir. Hastalıklı düşünceyle bilinçaltının fışkırması sinemada çok korkunç yapımlar doğurdu. Bu tarzın başını 1975 İtalyan yapımı Salo ya da Sodom’un 120 Günü çekiyor. Faşist olarak tanınan 4 adamının kurban olarak topladığı 12-18 yaş arası çocuklara sadizm, cinsel istismar ve akla gelmeyecek birçok işkence yaptığı filmin yönetmeni Pier Paolo Pasolini, filmin vizyona girdiği sene filme tepki gösteren insanlar tarafından feci şekilde öldürüldü. 2001-2007 arasında Fred Vogel tarafından çekilen August Underground serisi ise basit bir el kamerasıyla sokaktan rastgele insanlara zevkine işkence yapan bir grubun hikâyesini anlatır. Hiçbir anafikri olmadan çekilen film serisini tanımlamak gerekirse ‘hastalıklı’ en iyi tabir olur. Korku komedi tarzı bazı filmler de huzursuzluk verici olabiliyor. Tom Six’in 2009-2015 arasında üç film olarak çektiği Human Centipede serisi her ne kadar gerçekçilikten uzak olsa da fikren insanların başını sonuna sindirim sistemlerinden bağlayarak onlardan bir insan kırkayak yaratma fikri ile tadımızı oldukça kaçırır. İngiltere bu filmlere 18 yaş üstü sertifikası bile vermeyi yasakladı. Benim izledikten sonra 3 gün uyuyamadığım film ise 2008 Fransız yapımı Martyrs… Filmdeki şiddet, kan ve işkencenin dışında bir tarikatın, yakaladıkları insanlardan ölmeden önce bekledikleriyle sapkın düşüncenin sınırlarını zorladığını görüyoruz. (Spoiler vermemek için çok uğraştım.) Büyük bir kesim tarafından dünyanın en rahatsız edici filmi olarak tanımlanan 2010 yapımı Sırp Filmi (A Serbian Film) ise pornografi, şiddet, kanın sert ve hiçbir çekince olmadan kullanılmasıyla namını hak ediyor. Hatta bu döngü içinde çocuğun da bir yerlerde olması filmi izlenmesi çok zor bir hale sokuyor.

via GIPHY

BASMA YARAMA
Kültürden kültüre değişmekle beraber belli başlı kırmızı çizgilerimiz var. Bu çizgiler bazı filmlerde haddinden fazla aşılır. Çocukların kulanımı, ensest ilişkiler, yaşlılar, özel durumu olan insanlar… Bir evde yalnız bir kadının öldürülmeye çalışıldığı korku gerilim filmlerini
çokça izlemişizdir ancak bu kadın hamile olduğu zaman ve karşısındaki katilin şiddet konusunda hiçbir sınırı yoksa bu çok rahatsızlık vericidir. 2007 yılı yapımı İçerde filmi işte tam böyle bir film. Ya da (Dikkat spoiler içerir.) bir Uzak Doğu sineması klasiği Old Boy filmindeki gibi ensest ilişkinin eni konu incelenmesi de her ne kadar bir intikam anlamında bir başyapıt olsa da uykularımızı kaçırmıştır. Ama bu konuda yine Lars Von Trier ustanın eline kimse su dökemez. 2018 yılında ülkemizde sadece İKSV Film Ekimi kapsamında gösterime giren Jack’in Yaptığı Ev filmi işkence ve kanın yanı sıra çocuğa şiddet anlamında listelerin en üstünde yerini aldı. Filmde Jack’in 12 yıllık seri katil hayatı anlatılırken, kendi iç dünyasında yaşadıkları da çok gergin bir ortam yaşattı.Peki gerginlik bizi filmlerde insanların iç dünyasında yaşandığı zaman mı rahatsız eder? Bir şiddetin olmadığı ama her an olacağına işaret eden sahneler de çok ürperticidir. Mesela Michael Heneke’nin önce 1997 sonra da 2007 yılında çektiği Funny Games filmlerinde bir ailenin başına musallat olan iki ruh hastası karakterin pasif agresif tavırları bu konuda oldukça iyi bir örnektir. 1998, Todd Solondz yapımı Happiness’ta insan bilinçaltının ayan beyan işlenmesi ve diyaloglarla açığa vurulması şiddet olmasa da gerginlik olabileceğini bize göstermiştir. Peki bizim sinemamızda neler var? Toplumsal hassasiyetlerimiz, tabularımız, sinemaya bakışımız, toplum etkisi gibi sebeplerden dolayı bu kadar dozajı yüksek, çekincesi olmayan filmler bizde yok. Bizim sinemamızda rahatsız olduğumuz senaryolarda genellikle cinsel şiddet var. Mesela Barda filmi gerek konusu gerekse sahneleriyle böyle bir film.

 


Bazı yönetmenlerin rahatsız etme tarzları
Gasper Noe: Kırmızı siyah ağırlıklı bol ışıklı gece ortamları, cinselliğin yüksek dozajı, uyuşturucu etkisindeki insanlar.
Lars Von Trier: Yüksek dozajlı cinsellik, şiddet ve kan sahneleri, tabu sınırlarının aşılması.
Michael Haneke: Şiddetle sonlanabilecek diyaloglar, birkaç sahnede kulanılan ve film boyu akılda kalan şiddet sahneleri.
Takashi Miike: Bol kan içeren şiddet sahneleri ve işkence.