Popüler kültürde ‘felaket’ dizi sevdası: Chernobyl

Fatih GÜÇLÜ

1986 yılında yaşanan insan elinden çıkmış en büyük felaketi konu alan Chernobyl dizisi HBO tarafından ekranlara geldi. 5 bölümlük bu mini seri ekrana geldiği gibi IMDB üzerinde de 9,6 gibi rekor bir puan alarak tüm zamanların zirvesine yerleşti. Game of Thrones final sezonu ile sevenlerini çok büyük bir hüsrana uğratmıştı ancak HBO resmen günah çıkarırcasına bu muhteşem diziyle tekrardan dizi sevenlerin gönlünü aldı diyebiliriz. Daha önce 9,5 puan ile zirveyi uzun süre işgal eden Breaking Bad ise şu anda ikinci sıraya gerilemiş durumda. Her ne kadar final sezonu yerden yere vurulmuş olsa da Game of Thrones ise 9,4 puanla IMDB sıralamasında üçüncü sırada kalmaya devam ediyor. Peki Chernobyl bu kadar kısa sürede bu kadar büyük başarıyı nasıl sağladı? İşin büyüsü nedir birlikte inceleyelim.

Öncelikle gerçek bir felaket üzerine bu diziyi işlemek gerçekten zor bir karar. Diziyi bir belgesel kadar sıkıcı olmadan ve gerçeklikten çok uzaklaşmayıp, kurguyu abartmadan bir kıvamda tutturmak muazzam bir başarı. Gereksiz diyaloglardan oldukça uzak dizide abartılmış dram unsurlarına da pek rastlamıyoruz. İnsanca bir dizi olması belki de bu kadar sevilmesinde en büyük etken diyebiliriz. Zaten konu yeteri kadar vahim ve trajik. Bir de abartılı insan tepkileri ve duygularından gayet uzak bir sade anlatım söz konusu. Bunun yerine oyuncuların mimiklerinden ve vücut dilinden atmosferin korkunçluğunu hissetmek mümkün. Ayrıca bunun yanında çok can alıcı sahneler de vardı. Özellikle patlama sonrası ilk müdahalede bulunan itfaiye erlerinden Vasily Ignatenko’nun cenaze töreni sahnesi tek bir kelime diyalog içermemesine rağmen baştan sona seyirciye resmen asla unutamayacağı kareler yaşatıyor.

Dizide karakterlerin pek çoğu gerçek hayattan alınma. İnternet üzerinden kısaca bir araştırma yaptığınızda oyuncuların ve gerçek insanların karşılaştırmasına baktığınızda ne kadar doğru tercihler yapıldığını görebilirsiniz. Dizide tek kurgu karakter olarak İngiliz oyuncu Emily Watson tarafından oynanan Ulana Khomyuk karakteri karşımıza çıkıyor. Dizi bitişinde durumu zaten anlatmış durumda çok da yerinde yapılmış bir hareket. Khomyuk karakteri aslında o dönemde Çernobil ve etrafında çalışan bütün bilim insanlarını temsilen oluşturulmuş bir karakter. Khomyuk karakterinin santraldeki insanlarla kendi kaynaklarıyla yürüttüğü soruşturma birazcık sırıtıyor bu bakımdan ama o kadar kusur da olsun.

Oyuncu seçiminin başarısının yanında, yapım öncesi çok ciddi bir sorun olarak dil konusunda tartışmalar sürmüş. Normalde karakterlerin Rusça konuşması planlanmış ve ilk çekimler bu şekilde yapılmış fakat oyuncuların gerekli duyguyu veremediği gözlemlenmiş. Düşününce bu gayet olağan bir sorun. Bilmediğiniz bir dilde elinize replikleri veriyorlar ve bu bilmediğiniz dilde vurgu, duygu ya da ifade vermeniz bekleniyor. Bunun yerine karakterlerin Rus aksanı ile konuşması düşünülmüş ancak bu sefer çok karikatürize karakterler ortaya çıkmış. En son “herkes bildiği gibi konuşsun” denerek durum çözülmüş.

Dizi içerisinde o geceye ait telefon konuşmaları ve halka yapılan anonsların Rusça orijinalinde bırakılması bir başka muhteşem detay. Daha önce Sherlock Holmes filminde Moriarty karakteri olarak gördüğümüz Jared Harris, Valery Legasov olarak muhteşem bir iş çıkarmış desek abartmış olmayız. Dizi anlatım tekniği olarak düz bir zaman çizelgesi de kullanmamakta. Patlama anı ve sonrasında yaşananları izledikten sonra son bölümde patlama anı ve öncesi sorunları görüyoruz. Bu sayede o an, orada bulunan bir insan da olsak olayları bu sırayla idrak edeceğimiz gerçeğini anlıyoruz. Sonuçta patlama anı ve sonrası gelişen olayları herkes zaten yaşadı ama olayların perde arkası sonradan ortaya çıktı. O yüzden farklı zaman çizelgesi seyirciyi tamamen olayın içine çekiyor. Facianın insanlara, hayvanlara ve çevreye etkisini dizi çok güzel işlemiş durumda. İnsanların zaten bilmedikleri bu felaket karşısında ilk başta umarsız yaklaşımları çok ciddi sorunlar oluşturuyor.

Bunun yanında hayvanların itlaf edilmek zorunda kalması ve de temiz su kaynaklarının durumdan etkilenmemesi için yapılan çalışmalarla bu çevresel felaketin bütün etkileri göz önüne serilmekte. Dizi bunları yaparken yine temel sihrini kullanıyor. Daha önce dediğimiz gibi insanca, pek insanca yaklaşıyor. Patlama sonrası ülkede birçok insan silah altına alınıyor ve askeri operasyonlarda kullanılıyor. Dizide hayvanların itlaf edildiği sahnelerde eli ilk kez silah tutan bir insanın da, deneyimli bir askerin de hayvanlara yaklaşımı insanca işlenmiş vaziyette. Dizinin çekildiği mekanlar, zamanın atmosferini yansıtmakta oldukça başarılı. Dizi Litvanya ve Belarus gibi eski Demir Perde ülkelerinde çekilmiş. O döneme ait Sovyet Mimarisi ve tasarımlarda etkili olan art deco havası çok güzel yansıtılmış.

Dizide beni belki de en çok şaşırtan konu kablolu telefonlar oldu. “Böyle bir teknoloji vardı değil mi ya?” diye tekrar tekrar şaşırdım. Asıl şaşırdığım nokta çoğumuzun çocukluğunda gördüğü kullandığı bu aletlerin günümüzde neredeyse hayatımızdan tamamen çıkmış olması. Dizide birçok sahne direkt olarak gerçek vakalardan alınmış vaziyette. YouTube üzerinde ufak bir araştırma yaparsanız Sovyet arşivlerinden yayınlanan görüntü kayıtlarında dizide gördüğümüz pek çok sahne neredeyse birebir kayıtlarıyla durmakta. Çatıda çalışan “biyorobot” olarak adlandırılan insanların görüntüleri ya da çekirdek yangınını söndürmek için çalışan helikopterin düşüş anının gerçek hayattan görüntülerini bulmak mümkün. Bu arada helikopter kazası olayı gerçekte facianın hemen arkasından gerçekleşen bir olay değil. Yaklaşık 6 ay sonra hâlâ sürmekte olan çalışmalar sırasında vinç zincirine pervanesini kaptırarak düşen bir helikopter kazası durumu var.

İlk bölümü izlerken yönetimden sorumlu insanların kalın kafalılığı ve olayı tamamen istedikleri gibi algılamaları gerçekten sinir bozucu ama yine o altın kelimelere geliyoruz; insanca, pek insanca. Gerçek hayatta yaşanan sorunlar karşısında istediğini gören ya da olayı tamamen kendi algılarıyla yaşayan insanlar çok fazla. Zaten Çernobil’in bir faciaya dönüşmesinde en büyük etken de bu insan faktörü denebilir. Pripyat’ta oturan
insanların geç tahliye edilmesi, Moskova’ya yanlış yönlendirme yapılması gibi durumlar bir kar topu efektiyle olayları tamamen içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Yönetimdeki insanların bu derece inatçı ve anlamsız hareket etmesi karşısında “Ya bunu da abartmışlar bu kadar olmaz” diyen izleyiciler olmakta. O zaman çok uzağa gitmeden o dönem ülkemizde yaşanan olaylara bakalım. Çernobil sonrası İngiltere ve Fransa’da bile çok ciddi önlemler alınırken olayın yaşandığı noktaya oldukça yakın olan ülkemizde ne gibi önlemler alındı? Hiç. Evet hem de hiç.

Önlem almak yerine YÖK üniversitelere “konu hakkında halkı sakinleştirecek açıklamalar yapın” diye mektuplar gönderiyor. Sonrasında Sağlık Bakanlığı kanser vakalarından ölümlerin kayıtlarını ortadan kaldırıyor. Şu an günümüzde hala 1986 ve öncesinde kanser vakalarının incelenmesi imkansız, çünkü kayıtlar yok. Belki de en sinir bozucu kısım ise dönemin siyasilerinin aldığı tutum. Dönemin Başbakanı Özal o dönem gazetelere “Azıcık radyasyon sağlığa iyi bile geliyor” açıklaması yaptı. O dönem bulutlarla taşınan radyasyon en çok Karadeniz ve Trakya bölgesini vurdu ülkemizde. İnsanlara direkt etkileri olduğu gibi toprağa ve de tarım ürünlerine de etkisi çok büyük. Karadeniz’de yetişen fındık ve çay radyasyon değerleri tehlikeli sayıları gösterdi. Yine o dönemin Sanayi ve Tarım Bakanı Cahit Aral’ın yaptığı açıklamaları ise çok  tanıdık “Dinine, imanına inanan radyasyon var demez. Radyasyon haberlerinin büyütülmesi yüzünden turizm de, ticaretimiz de aksadı” ya da demlenince çaydaki radyasyonun azaldığını iddia edip bir de kameralar karşısında çay içmesi de Türk siyasi tarihinin unutulmazlarındandır.

O dönemde Almanya’ya gönderilen Karadeniz çayı radyasyon miktarından ötürü geri gönderildi ve dönemim ÇAYKUR Genel Müdür Yardımcısı Tarık Araslı “Bu çayların imhası söz konusu değil. Eski üretim çaylarla harmanlanıp piyasaya sürülecek” açıklamasında bulundu. Sonrasında gelen tepkiler üzerine vazgeçildiği söyleniyor ama bu radyasyonlu çayların akıbeti hiçbir zaman tam olarak belli olmadı. Bu ve benzeri açıklamaları çoğaltmak mümkün ama insanların kriz anlarında oldukça saçma kararlar alabileceğine dair bizden güzel örnekler. Dizi aynı zamanda birçok farklı kuşağı zaman yolculuğuna çıkarmakta. Gerek dönemi yaşayıp şahit olanlar için bir hatırlatma olurken, facianın olduğu zamanı görmeyen ama etkilerini yaşandığı dönemde bulunan insanlara da tam olarak ne olduğunu anlatmakta. Genç izleyicinin de belki de hiç duymadığı bu faciayı öğrenmesi için de iyi bir fırsat. Ayrıca Soğuk Savaş dönemini, Sovyet Rusya’yı ve Batı-Doğu Almanya ayrımının olduğu zamanları ve de bunların aslında çok da yakın tarih olduğunu hatırlamak izleyiciyi şaşırtan bir başka nokta.