Sabırsızlık uykusu

aysegul kumova

BÖLÜM I

Evin genç kızları, sabırsızlık uykularından uyanmışlardı… Gözlerini ovuşturarak kalktılar. Akıllarında soru; ‘Yarın ne zaman olacak?’ Nesrin ise yatağından hemen kalkabilen biri
değildi. Uzun uzun, tembel bir kedi gibi gerindi yatağında. O da sabırsızlanıyordu önündeki gün için ama erteliyordu heyecanını. Yatağından kalktı, zaten aralık olan perde tülünü sonuna kadar açtı, güneş gözlerine parladı. Sabahları bu pencereden burnuna gelen taze
koku ve yüzüne yansıyan sokağın sakin görüntüsünü çok seviyordu Nesrin.

Karşı apartmandan koşarak, elinde laptop çantası ile inen genç kadın, gözlerini kısarak havaya baktı ve Nesrin’e bir ‘Günaydın!’ çakarak hemen arabasına bindi. ‘Ne telaşlı bir kadın bu da…’ diye geçirdi aklından Nesrin. İki kelime konuşmaya vakit bulamıyor. Onun
tuzu kuruydu tabii, düzenli bir maaşı ve sabah 9 akşam 5 bir işi vardı. ‘Yarınım ne olacak?’ diye her gün düşünmüyordu. Oysa Nesrin, her an yeni bir işin peşinde koşuyordu.
***
Genç ama aklı yorgun kadının adı Suna… Arabasını kullanırken ve o gün işte neler yapması gerektiğini düşünürken; ‘Benimle konuşmak bu kadar mı zor?’ diye geçirdi içinden. Bu soruyu ona yüksek sesle sormak istedi. Hesap sorar gibi değil de, merakını gidermek; bilgilenmek için… Radyoyu açtı, kafası dağıldı hemen. ‘Don’t let me down…’ diye çok sesli bir haykırış duydu, eşlik etmeye başladı. Hep 60’larda yaşaması gerektiğini ve dünyaya gelmekte geç kaldığını düşünürdü. “Yanlış kişiden samimiyet beklediğin an, kırılıyorsun.”

Öyle tüm klasik edebiyat eserlerini okuyan biri değildi ama Dostoyevski’nin romanında geçen bu sözü aklına kazınmıştı. Zaman zaman, ansızın alnının tam ortasına bu sözcükler üşüşür, bu cümleyi tekrarlayıp dururdu. “Yanlış kişiden samimiyet beklediğin an, kırılıyorsun.” Ne kadar doğruydu… Galiba, sorduğu sorunun cevabını biliyordu. Konferans salonuna vardığında, tüm katılımcılar çoktan gelmişti ve tüm salon doluydu. Yine geç kalmıştı Suna. Koşarak kulise girdi, mikrofonunu takmalarına izin verdi ve kendini sahneye atıverdi. “Hepimiz hayata tek başlıyoruz. Hani ‘insan yalnız doğar, yalnız ölür’ diye meşhur söz vardır ya, işte o hesap.

Peki, o zaman çift kavramı neden var, hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm, hatta kafam epey bir karıştı uzun zaman. Sonra anladım. Yanlış soruyu soruyordum. Bakın doğru soru nasıl soruluyor…” diyerek başladı konuşmasına Suna ve kendini büyük bir dikkatle izleyen kalabalığa tam 45 dakika boyunca seslendi. Boğazını bir kez bile temizlemedi. Suyunu yudumlamadı. Hatta galiba, son cümlesine kadar nefes dahi almadı.

Nesrin, uzun uzun gerinmeye devam ediyordu. Yatağından kalkmış, dişlerini fırçalamış, duşunu almış, kahvaltısını hazırlamış, yiyordu. Ama hâlâ geriniyordu. Mutfağı Amerikan tarzında, masası bar görünümünde, oturulacak yerleri de arkalıklı taburelerden oluşan sade bir tasarımdı. Bembeyaz, güzel ve ferah bir duygu veriyordu insana. Nesrin, her sabah olduğu gibi, üzerinde geniş paçalı pijaması, taburenin tepesine tünemiş, yoga yapar gibi bacaklarını birbirine kenetlemiş, afiyetle çırpılmış yumurtasını yiyordu.

Bu onun, günün en sevdiği zamanıydı. Yaşamı ve hayatın ona verdikleriyle ilgili daha pozitif olabiliyor ve şükredebiliyordu. ‘Ne olursa olsun, güzel bir hayatım var ya!’ diye geçirdi aklından. Kız kardeşlerinin okuldan gelmeleri akşam altıyı bulurdu. ‘Bugün yapacak pek işim de yok, ne yapsam acaba’ diye hayıflandı Nesrin. Küçük kardeşi 18, büyük kardeşi ise 22 yaşındaydı. Bu yıl biri liseden, öbürü de üniversiteden mezun olacaktı. 30 yaşında ‘kocaman’ bir insan olan Nesrin ise onlara kol kanat germekle yükümlüydü. Telefonun çalmasıyla irkildi, uyuşan ayaklarını yere indirdi ve masanın öbür ucunda duran cep telefonuna uzandı.

Yayınevinden arıyorlardı; “Leyla Hanım?” dedi bir ses. “Nesrin’i kullanıyorum. Bana Nesrin deyin lütfen” diye cevapladı telefonu. Ancak şu anda bu umurunda bile değildi. Acaba kitabı ile ilgili mi aramışlardı?
– Nesrin Hanım, sizi baş editörümüz Caner bey ile görüştürmek istiyorum. Uygun musunuz?
– Tabii… Yani, evet. Memnun olurum.
Boğazını temizledi.
– Kendisine ilettiğim romanımı okudu sanırım. Çok uzun yıllardır üzerinde çalıştığım ve aslında çeşitli hayatlardan etkilendiğim bir dizi hikaye bana ilham verdi. Yani demek istediğim…
– Nesrin hanım! Editörümüze bağlıyorum.
Neden gerizekalı gibi davrandığını düşündü ve sustu Nesrin. Kendinden çok emin, aynı zamanda son derece sıcak bir ses;
– Merhabalar Nesrin Hanım, bize iletmiş olduğunuz denemeniz…
– Romanım aslında!
– … Roman denemeniz ile ilgili sizinle görüşmek istedim. İlginç bir akışı ve merak uyandıran geçişleri var.
– Biraz da esprili bir dil kullandım aslında…
Ağzını kapa kadın. Sus!

– (Sessizlik)… Evet. Ben de diyorum ki, çalışmanızı okuduk ve ilginç bulduk. Sizinle yüz yüze görüşmek ve bu projeyi ne yöne götürebileceğimizi tartışmak isteriz. 1 saat içinde burada, yayınevinde olabilir misiniz?

Eyvah! Bugün… hem de 1 saat içinde. Nesrin, öğle yemeğinde çok önemli biriyle buluşacaktı. Son 5 yıldır sürdüğü izin meyvelerini toplama vaktiydi ve gün bugündü. Bu yemeği ertelemesi söz konusu bile olamazdı. Bugün onun kim olduğunu öğrenecekti; babasının! Kardeşlerinin hiçbirinin haberi yoktu bundan… Hızlı düşündü; yayınevi uzakta değildi aslında. Telefon hâlâ kulağındayken “Peki” dedi. “Geliyorum.” Evinin ve arabanın anahtarını aynı anda askılıktan çekerek cebine attı. Kapının önünde duran ayakkabılarını giyip fırladı evden dışarı. Asansörü beklerken, telefonun çoktan kapandığını yeni
fark etti. Ha bir de… üzerinde hâlâ pijamaları vardı! Eline cebine attı ve anahtarını çıkardı; “Sanırım önce giyinmeliyim.”